Algılarımız ve Gözlemlerimiz Teori Yüklü Mü?: Kuhn’un Bir Yanılgısı

Algılarımız ve Gözlemlerimiz Teori Yüklü Mü?: Kuhn’un Bir Yanılgısı


T.S. Kuhn’un 1962’de yayınladığı The Structure of Scientific Revolutions(Bilimsel Devrimlerin Yapısı) adlı kitabı bilim felsefesi ve tarihi alanlarında büyük yankı uyandırdı.

(Kuhn’un bazı yeni görüşlerini içeren bir “Postscript” eklediği 2. edition ise 1970’de yayınlandı.) Kuhn’un bu kitapta savunduğu birçok radikal görüş arasında “gözlemin teori yüklü oluşu” (theory ladenness of observation) adıyla bilineni en önemlilerinden biridir. Kuhn’a göre, bilim insanları gözlem yaparken mensubu oldukları bilimsel topluluğun (scientific community) benimsemiş olduğu paradigmanın “gözlükleri ile” dünyaya bakarlar ve bu yüzden gözlemleri yansız, objektif olamaz. Paradigma neyi gözlemlemelerini gerektiriyorsa onu gözlerler. Dolayısıyla teoriden bağımsız, nötral bir gözlem mümkün değildir. (Bu durum Kuhn’un “normal bilim” dediği dönemlerde söz konusudur özellikle. Paradigmanın “krize” girdiği dönemlerdeki yıpranmış, güvenilirliği kalmamış paradigma artık gözlemi dikte edemez ve teori yüklü gözlem durumu öyle dönemlerde ortadan kalkar.)

50’li yıllarda N.R. Hanson’ın ortaya attığı ve Kuhn’un adını andığımız kitabında pekiştirdiği bu tez eğer doğruysa, daha önceleri mantıksal pozitivistlerin savunduğu, bir bilimsel teorinin teori-nötral gözlemlerle objektif bir şekilde desteklenmesi veya yanlışlanmasının mümkün olduğu görüşünü çürütmüş oluyordu. Böylece, bilimin objektif bir şekilde dünya hakkındaki “doğruları, gerçekleri” ortaya çıkardığı şeklindeki yaygın inancın da bir mit olduğu ortaya çıkmış oluyordu.

Kuhn’un yanısıra P. Feyerabend da bilimin hiç de objektif olma iddiasında olamayacağı, dünya hakkında doğruları bulmak diye bir şeyin de zaten olmadığı şeklinde argümanlar ileri sürüyordu. Bunlar arasında, Kuhn’un ve Feyerabend’in bilim topluluğu üyelerinin yeni bir teoriyi ortaya atış ve benimseyiş sürecinde rasyonel değil psiko-sosyolojik faktörlerin öne çıktığı yolundaki tezleri de vardı. Bütün bu görüşler, zaten rasyonaliteye, bilime ve onun getirdiği teknolojik ilerlemeye antipati duyan relativist eğilimli kişiler tarafından memnuniyetle kucaklanıyordu.

Ama Kuhn’un bilimsel devrimlerle ilgili teorisinde akla yatmayan bir şeyler vardı. Kuhn’a göre, normal bilim dönemi sırasında bilim insanları birtakım “anomalilerle,” yani hakim paradigmaya ters düşen bazı gözlemlerle karşılaşıyorlardı. Eğer gözlem teori (yani paradigma) yüklü ise, nasıl olup da paradigmayla çelişen durumlar gözlenebiliyordu? İlk zamanlarda bu anomalileri bilim insanları görmezden geliyor, önemsemiyorlardı ama giderek bu aykırı gözlemlerin ağırlığı altında da ezilmeye başlıyorlardı—ve bu da kriz dönemini getiriyordu. Tabiat adeta bilim insanlarına “Yanlış yoldasın, ben senin zannettiğin gibi değilim, aklını başına topla” diyordu.

Kuhn’un gözlemin teori yüklü oluşu iddiası—ve bu yolla relativistlere, “her şey gider”cilere lüzumundan fazla taviz verişi—zamanımızın en önemli zihin felsefecilerinden Jerry Fodor tarafından 1980 başlarından itibaren inandırıcı bir şekilde eleştirildi. Fodor’a göre zihnimizin gözlem yaparken işin içine giren ve zihnin inanç, beklenti, önyargı, çıkarım gibi daha “merkezi” unsurlarından az ya da çok bağımsız (otonom) olan bazı algısal “modülleri” vardır. Söz konusu merkezi unsurlar zihnin bu daha periferal modüllerine çok fazla nüfuz edemezler. Yani bir insanın ya da bilim insanının gözlemleri bu bağımsız modüller aracılığıyla, o insanın beklentileri, inançları, bilimsel paradigması veya düşünsel saplantıları tarafından etkilenmeden tabiattan “olduğu gibi” kaydedilebilir. Kısacası gözlem o kadar da teori (inanç, beklenti, saplantı vs.) yüklü değildir.

Fodor zihnin modülaritesi teorisini ilginç bazı fenomenlerle destekler. Örneğin illüzyonlar yanıldığımızın bilincinde olsak da bazı gözlemlerimizi değiştiremediğimiz durumlardır. Aşağıdaki şekilde bir versiyonunu gördüğümüz Müller-Lyer illüzyonunda gerçekte aynı uzunlukta olduğunu bildiğimiz iki doğru parçasını aynı uzunlukta değilmiş gibi algılarız. Yani çok güçlü bir inancımız (söz konusu doğru parçalarının aslında aynı uzunlukta olduğu şeklindeki güçlü “teorimiz”e inancımız) görme duyumuz tarafından tamamen göz ardı edilmekte ve ilgili görme modüllerimiz o iki doğru parçasını bize inatla eşit değilmiş gibi göstermektedir. Eğer Kuhn haklı olsaydı, o doğru parçalarının eşit uzunlukta olduğunu bir cetvelle ölçmek suretiyle teyit ettikten sonra bu bilgimizin (“paradigmamızın”) bize o doğru parçalarını eşit uzunlukta algılattırması gerekirdi. Halbuki hiç de öyle olmuyor.

Fodor’un teorisi bize Kuhn’un sözünü ettiği anomalilerin nasıl olup da ortaya çıkabildiklerini ve paradigma tarafından örtbas edilemediklerini de açıklar. Yani dünya bize kendisinin inandığımız, beklediğimiz, umduğumuz şekilde olmayabildiğini bu nisbeten “nötral, objektif” modüller aracılığıyla dikte eder. Zaten eğer bu bağımsız modüller olmasaydı ve dünyayı hep teorize ettiğimiz (inandığımız, saplandığımız) şekilde algılasaydık, evrim süreci bizi yaşatmazdı. Biz birçok durumda gerçeği aksini düşünmemize veya beklememize rağmen gözlemleriz. Eğer bunu yapamasaydık, varlığına inanmadığımız ve beklemediğimiz vahşi hayvanları, düşman insanları, doğal afetleri ve diğer tehlikeleri algılayamaz, yok olurduk.

(Fodor birçok durumlarda bilgi, beklenti ve inançlarımızın gözlemlerimizi, algılarımızı biçimlendirdiğini inkar etmez; o her zaman böyle olmadığını söyler sadece. Algılarımızın bilgi ve önceki deneyimlerimizle, yani elimizdeki teori ile belirlendiği duruma bir örnek şu ünlü ördek-tavşan figürüdür:

Hayatında hiç tavşan görmemiş ama ördek görmüş birisi o figürü ördek olarak algılar, hiç ördek görmemiş ama tavşan görmüş birisi ise tavşan olarak algılar.)

Aslına bakılırsa Kuhn (ve Feyerabend) kariyerinin daha sonraki dönemlerinde önceki radikal, relativizmi cesaretlendirici görüşlerini epeyce törpüledi ama “erken Kuhn”un daha çarpıcı görüşleri insanların dimağlarına yapıştığı için Kuhn’u sadece o görüşleriyle anıyorlar.1 Kuhn’un The Structure of Scientific Revolutions kitabındaki tezlerini ezbere bilen birçok insanın Fodor’un The Modularity of Mind (1983) kitabından haberleri bile yoktur ülkemizde.2

 


1 “The consensus is that Kuhn retreated substantially from the most radical passages of Structure. Again, Kuhn himself acknowledged some degree of retreat in the 1983 PSA symposium with Philip Kitcher and Mary Hesse … and in later work and interviews” (Thomas Nickles, “Scientific Revolutions,” The Stanford Encyclopedia of Philosophy, Edward N. Zalta (ed.), URL = http://plato.stanford.edu/entries/scientific-revolutions/ ).

2 Bu konuda daha fazla ve özlü bilgi için bkz.: http://en.wikipedia.org/wiki/Jerry_Fodor_on_mental_architecture .

4 Comments

Add yours
  1. 1
    ugur

    Hocam, iddialı bir yazı olmuş. Fakat bazı eleştirilerim olacak. Kuhn’un kendini revize edip Popper’a yaklaşmasını bir kenara bırakıp “the structure of scientific revolutions” a bakmamız gerekir. Çünkü burada kişi değil; fikirdir bizim tartıştığımız.
    İkinci eleştirim ise, gözlemin teori yüklü olduğu iddiasını çürütmenizle ilgili. Gözlemin teori yüklü olduğunu destekleyecek örnekler zaten Kuhn tarafından verilmiş. Üstüne üstlük, Feyerabend’i de bu çizginin devamı olarak görürsek, daha radikal sonuçlara ulaşabiliriz. “Bilim” dediğimizde mikro olarak bilim içerisindeki anlayışları karşılaştırdığımızda teoriy-ladenness pek anlaşılamıyor. Bunun anlaşılabilmesi için şöyle bir örnek vereyim, bugün “bilim” dediğimiz şeyin bir hakim paradigması var. “Din” i de bir paradigma olarak alalım. Dinin hegemonik hale geldiğini hayal ederseniz kutsal kitaplar egemen kitaplar olacak. Bilim adamları da ruhban sınıfı. Dışarıya o gözle baktığınızda örneğin bir çiçeği biyolojisiyle değil de ruhuyla- tanrıya yakınlığıyla- göreceksiniz.

  2. 2
    ugur

    kinci eleştiriyi daha anlaşılır kılmaya çalışacağım. Gözlemin (o kadar da)teori yüklü olmadığını iddia ediyorsunuz. Bunu destekleyici örnekler sunuyorsunuz. Fakat, tam tersine, gözlemin teori yüklü olduğu örnekler de mevcut. İddiamı şöyle açıklayayım:
    Diyorsunuz ki : “Fodor’a göre zihnimizin gözlem yaparken işin içine giren ve zihnin inanç, beklenti, önyargı, çıkarım gibi daha “merkezi” unsurlarından az ya da çok bağımsız (otonom) olan bazı algısal “modülleri” vardır. Söz konusu merkezi unsurlar zihnin bu daha periferal modüllerine çok fazla nüfuz edemezler. Yani bir insanın ya da bilim insanının gözlemleri bu bağımsız modüller aracılığıyla, o insanın beklentileri, inançları, bilimsel paradigması veya düşünsel saplantıları tarafından etkilenmeden tabiattan “olduğu gibi” kaydedilebilir. Kısacası gözlem o kadar da teori (inanç, beklenti, saplantı vs.) yüklü değildir.”
    Fodor o kadar kolay anlaşılabilecek biri değil benim açımdan, hele ki analitik felsefeden hiç anlamadığım düşünülürse. Fakat, anlayabildiğim kadarıyla Fodor’a göre sizin bahsettiğiniz zihinsel modüller bazı algısal süreçlerle ilgili, örneğin; renk görme, dil algılama vs. bunların özellikleri birbirlerinden yalıtılmış veya bağımsız olmaları, birbirleriyle etkileşimsiz olmaları.
    Bunları benim algılamam pek de mümkün değil. Ki Fodor’un görüşlerinin doğru olduğunu varsaysak bile, gözlemin teori yüklü olmasının imkansızlığından yine de bahsedemeyiz. Yukarıda verdiğim din ve bilim örneği pek anlaşılamadı. Dini açıklamalı bir “paradigma” nın egemen olduğu bir “bilim” topluluğu düşünelim. Buna x diyelim. Bir de bugunkü anlamıyla pozitivist bir paradigma varsayalım, bu da y olsun. Objelere( örneğin bir çiçeğe/ çiçeklere) bakarken onların renklerini veya dış özelliklerini (belki) bu iki paradigma da aynı görecektir. Tavşan-örnek örneğinde olduğu gibi bir gestalt switch ile karşılaşmamız da mümkün. Üstelik, nesnelerin özlerini açıklayış tarzları çok farklı olabilir. Bir çiçeği biyolojik olarak incelemek farklı bir gözlemi, “yaşamsal ruhuna” bakmak bir başka gözlemi gerektirir. Kısacası, teori o kadar da gözlemden bağımsız değildir.

  3. 4
    esayan

    Yorumların için sağol Uğur.

    ## Hocam, iddialı bir yazı olmuş. Fakat bazı eleştirilerim olacak. Kuhn’un kendini revize edip Popper’a yaklaşmasını bir kenara bırakıp “the structure of scientific revolutions” a bakmamız gerekir. Çünkü burada kişi değil; fikirdir bizim tartıştığımız. ##

    Evet de, belli bir fikri ile çok ünlü olmuş birisinin kendisinin o fikri bir ölçüde terketmesi yine de kayda değerdir. Geç Wittgenstein’ın Erken Wittgenstein’ın düşüncelerini terketmesini pek çok kişi gayet kayda değer bulur örneğin. Ve bugün Erken Wittgenstein’ın görüşlerini ya da bu görüşlerin bir kısmını savunmak isteyen felsefeciler (ki öyle felsefeciler var) için Wittgenstein’ın kendisinin bile bu görüşleri terketmesi aşılması gereken bir sorun oluşturur.

    ## İkinci eleştirim ise, gözlemin teori yüklü olduğu iddiasını çürütmenizle ilgili. Gözlemin teori yüklü olduğunu destekleyecek örnekler zaten Kuhn tarafından verilmiş. ##

    Elbette. Hem de fazlasıyla.

    ## Gözlemin (o kadar da)teori yüklü olmadığını iddia ediyorsunuz. Bunu destekleyici örnekler sunuyorsunuz. ##

    Aslında Fodor sunuyor o örnekleri ve ben de katılıyorum o örneklerin önemine ve inandırıcılığına.

    ## Fakat, tam tersine, gözlemin teori yüklü olduğu örnekler de mevcut. ##

    Elbette. Benim de bahsettiğim tavşan-ördek örneğinde olduğu gibi. Başka birçok örnekler Kuhn’da da var tabii.

    ## Fodor o kadar kolay anlaşılabilecek biri değil benim açımdan, hele ki analitik felsefeden hiç anlamadığım düşünülürse. ##

    Fodor hiç de anlaşılması güç bir yazar olarak tanınmaz. Oldukça açık-seçik yazar, tipik bir analitik felsefeci olarak. (Gerçi _bazı_ noktalarda biraz “sloppy” yazmasıyla da ünlüdür.) Analitik felsefe de genel hatlarıyla anlaşılması güç bir felsefe ekolü olarak bilinmez. Tam tersine açık-seçikliği erdem kabul eder ve ilke edinir (Wittgenstein’ın aksine). Ama gene de hiç anlamadığını düşünüyorsan bir şey diyemem.

    ## Fakat, anlayabildiğim kadarıyla Fodor’a göre sizin bahsettiğiniz zihinsel modüller bazı algısal süreçlerle ilgili, örneğin; renk görme, dil algılama vs. bunların özellikleri birbirlerinden yalıtılmış veya bağımsız olmaları, birbirleriyle etkileşimsiz olmaları. ##

    Bunların tamamen birbirinden yalıtılmış olmaları ne Fodor’un ne de başkasının iddia edebileceği bir şey değil. Basit bir örnek: koku alma duyunuz yoksa ya da azalmış ise tad almanızın da bundan etkilendiği söylenir. Fodor algısal modalitelerin birbirinden bağımsız olduğunu söylemiyor. Algı modüllerinin _daha merkezde yer alan cognitive unsurlardan_ (inanç, bilgi, beklenti, sahip olunan bilimsel paradigma vb.) _belli ölçüde_ bağımsızlığı olduğunu söylüyor ve bu iddiasını örneklendiriyor.

    ## Bunları benim algılamam pek de mümkün değil. Ki Fodor’un görüşlerinin doğru olduğunu varsaysak bile, gözlemin teori yüklü olmasının imkansızlığından yine de bahsedemeyiz. ##

    Gözlemin teori yüklü olmasının _imkansızlığından_ bahseden de yok. O basit tavşan-ördek örneği bile bazı durumlarda gözlemin gayet “teori” yüklü olabileceğini gösteriyor. Sadece gözlemin _tamamen_ teori yüklü olmasının imkansızlığından bahseden var—Fodor, başkaları ve naçizane olarak ben… Müller-Lyer illüzyonunda açıkça görüldüğü gibi bazı gözlem ortamlarında teori (inanç) yüklülük hemen hemen hiç yok.

+ Leave a Comment