Bir Ses Birden Olay Oluyor: Tezer

Bir Ses Birden Olay Oluyor: Tezer


 

«Ve bana geceler yetmiyor. Günler yetmiyor. İnsan olmak yetmiyor. Sözcükler, diller yetmiyor.»[2]

Yaşamın Ucuna Yolculuk kitabı için Ahmet Cemal şöyle demişti: «Bu kitap yaşanabilir ancak, çünkü yaşamın kendisi.» (Tezer Özlü’ye Armağan, 2. Baskı, Haz.: Sezer Duru, YKY, s. 53). Ahmet Cemal’in bu tespiti aslında, Tezer Özlü yazınının tümünü kapsar. Çünkü yolculuğu barındıran yalnızca Yaşamın Ucuna Yolculuk adlı yapıtı değildir. Özlü’nün yazını -belki düşüncesi de başlı başına bir yolculuktur. Bir yere, bir durağa vardığı anda coşkuyla yeniden başlayan bir yolculuk…

Dolayısıyla, bu yolculuğu sınırlandırıp, onu çevreleyip deyim yerindeyse dondurarak o yolculuk hakkında yazmak neredeyse Tezer Özlü’nün yazınıyla başardığına karşı bir ataktır. Bunu, Yaşamın Ucuna Yolculuk’taki yazar-anlatıcının yolculuğunu, bitiminden sonra, örneğin anılar olarak değil de yolculuk sırasında henüz yolcuyken yazması da kanıtlar niteliktedir. Başka türlü olabilir miydi? Özlü’ye göre bitimsiz yollar, kendi ifadesiyle gitmek gitmek gitmek (Çocukluğun Soğuk Geceleri, YKY, 25. Baskı, s. 16) isteği, yahut hiçbir yerde olarak her yerde olmak fikri başka türlü anlatılabilir miydi? Bizi fiziksel olarak sınırlandıran mekâna ve mekanik bir algı olarak zamana başka türlü bir başkaldırış nasıl mümkün olabilirdi?

Tezer Özlü neden hakkında yazılması zor yazarlardan biridir? Bunun tek bir sebebi yok. Öncelikle metinlerinde bazen yavaşlayan bazen hızlanan ama süregiden bir ritim var. Bu ritim, metinleri gelişigüzel biçimde parçalara bölmeye engel gözüküyor. İkinci zorluk ise Tezer Özlü’nün düşüncesinde saklı… Evet, Tezer Özlü’nün bir düşüncesi var. Tezer Özlü’nün metinlerinin gücü (bu kez güçlüğü değil) ve yoğunluğu da bundan kaynaklanıyor. Bu düşünce, yazınında ne yazık ki örtülü kaldı çünkü genelde Özlü topluma uyumsuz, serseri bir ruh olarak görüldü. Yapı Kredi Yayınları onu Türk edebiyatının gamlı-nostaljik-lirik prensesi olarak tanıttı. Bunların hiçbirisi değilse de felsefi konumunun varoluşçu olduğu söylendi ve bunu söylemekle bir şey açıklanmış, anlatılmış gibi yapıldı. Burada, asıl sorun bütün bu saydıklarımızla beraber Tezer Özlü’nün otobiyografiye yakın yazınının kendi hayat hikâyesiyle sürekli birbirlerine referans vererek kullanılması ve bu arada Özlü’nün düşüncesinin elimizden kayıp gitmesidir.

Bu düşünce hem yazarın yolculuk haliyle hem de yazınındaki ritimle iç içe geçmiştir. Düşünceden kast edilen, kavramlara tanımlar vererek oluşturulan bir eylem değil. Hatta bunun tam tersi. Özlü, var olan kavramları hep aşmayı deniyor; halihazırdaki ikiliklerin yani ölüm-yaşam, akıl-delilik, hastalık-sağlık karşıtlıklarının sınırlarında dolaşıyor. Buna zaman-zamansızlık, mekân-mekânsızlık da eklenebilir. Dolayısıyla, Tezer Özlü’nün bir başkaldırısı varsa -ki aksi savunulamaz- bu başkaldırı yalnızca basit, yüzeysel bir okumayla görüleceği gibi toplumsal kurumlara, ahlaki değerlere karşı değildir. Aynı zamanda, neredeyse insan zihninin bütününü dolduran yukarıda sayılan ikiliklerin ve karşıtlıkların sınırlarının yapaylığınadır. Sözün özü, Özlü her türlü sınırın ötesine geçmeye çalışan, hatta bunun için kendini zorlayan, bazen yorulup dinlenen ama yoluna hep devam eden gerçek bir düşünür-yaşar-yazardır. Bundan hem onu yakından tanıyan hem de edebiyat serüveninde onu hep destekleyen dostu Leyla Erbil de bahsetmiştir: «Gitmesi, yaşamanın ve ölmenin üzerine gitmektir; sınırların ötesine, sonsuza geçmek istemektedir.» (Tezer Özlü’ye Armağan, Haz.: Sezer Duru, YKY, s. 95). Yaşamın Ucuna Yolculuk’ta bunu açıkça söyler: «Sınırlar kadar hiçbir kısıtlamadan sıkılmadım ve kendi sınırlarım içinde sınırsızlığımı kurdum. Hiç değilse bana özgü bir sınırsızlık, kendi suskum, kendi çığlığımın sınırsızlığı.» Biz de bu sınırsızlığın izlerini süreceğiz.

 

 

Yazın-Yaşam sınırı

Tezer Özlü’de edebiyat ve yaşam arasındaki her an yeniden dönülen ve sorgulanan bir sınır sorunu vardır. Özlü, kimi zaman yaşamayı yazmanın karşısına koyar ve yaşamayı tercih ettiğini söyler. Fakat bunu yine yazdığı için biliriz. Yazar bilinciyle olayların içindeki özne çatışır. Yazarın, yaşanılanın dışına çıkıp gözetlemesini yaşamın akışına ve olayların içindeki diğer kişilere haksızlık olarak görür. Diğer yandan, olayın içine tümüyle girerse kendine haksızlık ettiğini söyler. (Eski Sevgi-Eski Bahçe, YKY, 19. Baskı, s. 84). Yazan özneyle yaşayan özne kendi bireyliğinde bölünmüştür. Pavese’nin peşinden giden anlatıcı bu konuya yeni bir boyut getirir. Yaşamın ucuna giden yolculuğunda söylediği çarpıcıdır: «Buraya varana dek, yaşamın yazından daha güçlü olduğunu sanır, yaşamdan hiçbir şey kaçırmak istemezdim. Ama gene de edebiyatın içinden kendimi sıyıramaz, bu ikilemin müthiş çelişkisi altında bunalırdım. (…) Yazının, yaşamdan daha canlı bir olgu olduğunu ve yaşamdan taşarak oluştuğunu da burada kavrıyorum.» (s. 100-101). Ferit Edgü, Kalanlar’a yazdığı önsözde Özlü’nün yaşamakla yazmak arasındaki var gözüken bu sınırı silmek istediğini söyler. (Kalanlar, YKY, s. 12). Buna okurluğunu da ekleyebiliriz. Sevdiği yazarları dostları olarak görür. Onlarla diyalog halindedir. Onlarla beraber düşünür. Hatta onları yapıtının da bir parçası haline getirir. Özlü için edebiyat, kişinin kendi dünyasına hâkim olmasıdır. Bir özgürleşmedir. Bu özgürleşmeyi getiren hâkimiyet öncelikle kendi dünyasında yazının, edebiyatın ‘gerçek’ hayatla olan farkının kalkmasıyla mümkündür.

Akıl-delilik sınırı

Tezer Özlü’nün yazınının diğer bir vurucu yanı, akıl ve delilik konusunu işleyişi ve işleyiş biçimidir. Öncelikle işleyişi önemlidir çünkü pek az yazarda deliliğin bu türden sorgulanışını buluruz. Anlatıcı kimi zaman bu konuda doğrudan konuşur. Akıl ve akıldışının arasında kendi ifadesiyle puslu Akdeniz’in gökyüzüyle buluştuğu ufuk çizgisi gibi ince bir çizgi olduğunu söyler. Yahut akıldan akıl dışına ufak bir atlayış vardır. Delilik, onun için bastırılması gereken bir kendinden geçiş hali değil; aklın ötesine geçen, aklın derinine inen yeni bir boyuttur: «Ve küçük yaşlarımdan beri beni ilgilendiren deliliğin boyutlarına ne denli gerçek ve ne denli cesur atılımımı düşünüyorum. Yaşamımda elde edebildiğim bir tek başka boyut var: Kimsenin sahip olamadığı bir boyut. Cesaretleri yetmediği için sahip olamadıkları bir boyut. Kendi kendilerine kıyamadıkları için, yaşam boyunca sürüklenip çıkamadıkları aklın boyutları.» (Yaşamın Ucuna Yolculuk, s. 72). Anlatıcı, bu boyutu elde etmenin bir tercih olduğunu söylüyor. Kendi kendine kıymak, biraz önceki özgürleşme fikriyle beraber gidiyor: «Beyin, düşünce kendini özgürleştiriyor, fırlıyor, bir roket gibi evrene, boşluğa, sonsuz boşluğa. Onunla birlikte gövde de. Ya da gövde kalıyor da, düşünce gövdeyi koparıp sonsuz boşluğa doğru uçmaya başlıyor. Acı veren bir şey bu. Çok acı veren. Ürküten. Hem de nasıl ürküten!» (Kalanlar, s. 47). Peki, Özlü bu tercihin sebebini nasıl açıklar? Ona göre, aklın dünyası sınırlar koyar. Bu dünya Özlü’ye yetmez; başka şeyler olmalı, der. Delilik ya da çılgınlık bu sınırlardan kurtuluştur: «Çılgınlığı bilmeden aklın sınırları son derece sıkıcı. Kabul edilemez. Yetersiz.» (Kalanlar, s. 47). Beynine verilen elektroşoku anlatırken iyileştirme-ıslah etme iddiasındaki müdahaleye direnir: «O zamanlar gençtim. Kafama elektrik verdiklerinde. Kafama. Elektriği beyin hücrelerime daha iyi gönderebilmek için tuz kullanıyorlardı. Dayan buna, diye düşündüm. Senin düşüncelerini değiştirip kendilerininkine nasıl olsa uyduramayacaklar. Seni görmek istedikleri gibi olmayacaksın hiçbir zaman.» (Kalanlar, s. 46). Özlü, akıldan akıldışına geçişi de bir yolculuk olarak görür. Sınırdan sınırsıza yapılan sonsuz bir yolculuk… Bunu bir eşikten geçiş olarak düşünebiliriz. Bu yolculuk insanı ait olduğu yere, yani hiçbir yere ulaştırır. Özlü’nün bu konuyu bir yolculuk olarak işleyişi onun kendi yolculuklarına da yeni bir anlam kazandırmaz mı?

Bazen de bunu doktor-hemşire-hademe ile hasta arasındaki ilişkiyi göstererek yapar. Çocukluğun Soğuk Geceleri bize meselenin bir iktidar meselesi olduğunu açıkça gösterir. Klinikteki şişman hemşire, hastayı bir emriyle yabancı bir adam karşısında çıplak bırakır. Hemşire, arkadaşına hastanın vücudunu bir nesneyi gösterir gibi göstermek ister. Hasta utanmasına rağmen, elektroşok korkusuyla hemşireye itaat eder. Klinikten kurtulmanın tek yolu ne isteniyorsa yapmaktır. Doktorlar ise hasta için «—Bugün nasılız?» diye sorup zengin mahallelerindeki muayenehanelerine giden, insanı anlamaktan yoksun, muhafazakar kişilerdir. Akıl hastasını iyileştiren akıl doktorlarının tüm uğraşları güzel bir ev, araba ve mutlu bir ailedir. Yine de iyileşmeye başlayan genç ve güzel hastalarıyla onların üzerinde yarattıkları baskıyı kullanarak yatmaktan geri durmazlar. Hasta iyileşir, amaç buysa… Ama bunu tek başına ve hastanelerin korkunç düzenine geri dönmemek için yapar: «Bu kapıların ardına bir kez daha dönmeyeceğimi biliyorum. Böylesi bir sefaleti hiçbir zaman yaşamayacağım. Direnmeliyim. Beni iyileştiren ne şok. Ne de ilaçlar. Beni iyileştiren, bu kliniklere bir kez daha kilitlenme olasılığının verdiği büyük ve derin korku.» (Çocukluğun Soğuk Geceleri, YKY, 25. Baskı, s. 56). Klinikten kurtuluşu hapishaneden kurtuluşla karşılaştırır. Foucault’nun dediği gibi ikisi de kapatılmadır (renfermement) belki ama anlatıcı için aynı şey değildir: «Akşam yemeğini, sıkıyönetim hapishanelerinden çıkmış arkadaşlarla bir dostun evinde yiyoruz. Onlar devrimci türküler söylüyor. —Ne olur, devrimci türküler söylemeyin, diyorum. Hapishaneden çıkmanın coşkusunu, klinikten çıkmışlığın yorgunluğunda taşıyacak güçtür değilim.» (a.g.y . s. 56).

Ölüm-yaşam sınırı

Özlü’nün bu eserindeki kahramanının kliniğe yatmasının, akıl hastası, deli olarak görülmesinin ilk sebebi henüz genç bir kızken ölüm düşüncesinin onu izlemesi ve bunun sonucundaki intihar denemesidir. Ölüm ve yaşam ikiliği Özlü’den kalan bütün eserlerde kendini gösterir. Özlü’de yaşam coşkusu ölüm isteğiyle, ölüm coşkusuyla beraber gider. Yalnızca hayatı ciddiye alan, yaşamayı bir uğraş olarak gören kişi ölümü düşünür. Ölümü unutmaz. Ölümle uğraşır: «Yaşam, mutlak tutkularla dolu. Yaşamı sevmekle birlikte ölüme alışmak da büyüyor, gelişiyor. Güzellikler kazanıyor.» (a.g.y. s. 61). Ölüm, yaşamayı seven aklı selim insanın unutmaya, ötelemeye çalıştığı bir gerçeklik gibi görünse de Özlü bu ilişkiyi tersine çevirir. Yaşarken ölmeyen, ölmek fikrine alışmayan insan için ölüm zaten yoktur. Sonunun ölüm olduğu gerçeğiyle yüzleşilmeyen bir hayat, hayat değildir. Dolayısıyla bu kişi için hayat da yoktur. Çünkü Özlü’de her şey iç içedir; yaşam ölümle, ölüm yaşamla tanımlıdır. Bu yüzden 21 Kasım 1982 tarihli notunda şöyle yazar: «Babam ölemiyor, çünkü yaşamaya başlamadı.» (Kalanlar, s. 52). Aynı şekilde, “1980 Yazı Güneşi B./” isimli öyküsünde şöyle yazar: «Yaşamlarında, yaşam ve ölümleriyle hesaplaşmayanlar, güç ölüyor, kendileri ile tüm dünya ölsün istiyorlar. (…) Yaşamı cesur yaşamak gerek. Yaşamı doyarak yaşamak gerek. Yaşamı insafsızca yaşamak gerek. Yaşam sert. Yaşamı sert yaşamak gerek. (…) Kendi kendine cesur olan insan, neden ölümünü cesur ve istekle ölmesin?» Bu cesaret Özlü’yü bütün yolculuklarında izleyen sınırları aşmak cesaretidir: «Sınırları tanıyan, benimseyen, bu sınırlara uyum gösteren hiçbir insan, yaşamı boyunca çıkmazından sıyrılamayacak. Huzursuzluk duyacak ve ne yaşamdan hoşnut olacak, ne de rahatlıkla ölebilecek.» (Yaşamın Ucuna Yolculuk, s. 52)

Anı-anlatı-kurmaca-düşünme

Başka bir tartışma konusu da Özlü’nün metinlerindeki anlatıcının kim olduğu sorusudur. Metinlerini hangi yazın biçimine dahil edebiliriz? Metinlerinde yaşantı nerede biter? Kurgu nerede başlar? Anlatıcı kimdir? Bu soruyu sormadan önce, sorunun kendisinin anlamlı olup olmadığını sormak gerekir. Şüphesiz yazar bizde bu kafa karışıklığını yaratır. Bu yüzden Özlü’nün her şeyi apaçık yazdığı takdir edilerek söylenir durur. Bu konuda Füsun Akatlı’nın açtığı yoldan yürümek gerektiğini düşünüyoruz. Ne demişti Füsun Akatlı: «Anlatının saydamlaşması diyerek dile getirmek istediğim özgüllük burada işte. Tezer Özlü’nün apaçık olmasından, her şeyi aşikâr etmesinden söz etmenin -yazınsal açıdan zaten bir önemi olmadığı gibi- gerçeklikte nesnel bir karşılığı da yok. Örtülü-soyunmuş/kapalı-açık seçeneklerini gözetmemiş ki yazarken.» (Tezer Özlü’ye Armağan, s. 51).

Akatlı’nın tespitine göre Özlü’nün asıl derdi zaten açıklık-kapalılık değildir. Öyle olsaydı bile bunun sağlamasını yapabilecek somut verilere ulaşmak mümkün olmazdı. Bir yazın biçimi olarak güncede dahi neyin ne kadar açık anlatıldığının tespiti yapılamaz. Bunu söylemek, yazının girişinde belirttiğimiz gibi Özlü’nün yazınının ve düşüncesinin özgünlüğünü istemsizce de olsa gizler. Sennur Sezer de bu konuda benzer bir yorumda bulunur: «Tezer Özlü’nün yazdıklarını ‘anı’, ‘yaşadıkları’, ‘varoluş sancıları’ sayıp özyaşamıyla özdeşleştirmeden yorumlamak gerek bence. Ancak o zaman, anlattığı dünyayı, dünyamızı doğru algılayabiliriz.» (Tezer Özlü’ye Armağan, s. 57). Yine de Özlü’nün iddiası bütün bir dünyayı, bütün bir varoluşu anlatmak değildir. Çünkü yazara göre hiçbir insan aynı kentte yaşamaz. Hiç kimse aynı dili konuşmaz. Çünkü sözcükler acıların biçimleridir. Sözcüklerin özü acıdır. Dil, kişinin kendi acısıyla oluşturduğudur. Dolayısıyla Özlü, kendi acı sınırları içerisinde algıladığı dünyanın içinden yazar. Aslolan ise Akatlı’nın dediği gibi yaşamlardan bir yaşamdır: «Ama aslolan bir yaşam. ‘Uc’undan söz edilen ve bir yolculukla koşutlanan bir yaşam. Herkesinki, veya herhangi birininki mi? Hayır. Yapıtın evrensel olması için öyle olması gerekir sanan yanılır. Tek bir yaşam. Yaşamlardan bir yaşam.» (Tezer Özlü’ye Armağan, s. 51).

Son yerine

Birçok yerde Özlü’nün genç kaldığından, genç kalan bir yazar olduğundan bahsediliyor (Tezer Özlü’ye Armağan, Doğan Hızlan, Sennur Sezer, Güven Turan). Bundan kastın ne olduğunu anlıyoruz elbette. İnsanın okul gibi, aile gibi, toplumun getirdiği yükümlülüklere, tüm yerleşik kurumlara karşı çıkması genelde bir gençlik dönemine denk düşer. Sonra yavaş yavaş alışkanlıklar başlar. Başka bir hayat mümkün değildir ki… Herkes böyle yapıyordur işte… Bahaneler uzar gider. Tezer Özlü yapıtlarıyla, toplumun ‘gençlik bunalımları’ diyerek bir yere koymaya çalıştığı başkaldırıyı sürdürür. Fakat genç kalmak değildir bu. Zamansızlıktır, zamanın dışına çıkıştır. Çünkü hem yaşam hem de başkaldırı zamansızdır: «Yaşam zamansız. Yaşamanın hiçbir zamanı yok. Çocukluk, kadınlık, erkeklik, yaşlılık, yaşam, ölüm, sevgi, sevgisizlik, doyum, doyumsuzluk, her şey iç içe. Akıl, delilik, varlık, boşluk iç içe.» Bu anlamda Tezer Özlü genç kalan bir yazar değildir, sınırsız bir yazardır. Bu sınırsızlığın içinde zamanın sınırları da kaybolup gider.

[1] Can Yücel’in Tezer Özlü’ye yazdığı «Bir Arkadaş İçin» isimli şiirinden.
[2] Tezer Özlü, Yaşamın Ucuna Yolculuk, YKY, 24. Baskı, s. 9

 

Merve Arlı

 

+ There are no comments

Add yours